Anasayfa | CANLI / BANTTAN YAYIN | EMLAK - OTOMOBIL | Künye / Iletisim | Silivri Ara | Anketler

Silivri ARA


Gelişmiş Arama

BAB-I SAADET ** (BELMA BALCI)

BAB-I SAADET ** (BELMA BALCI)

Kategori  Kategori : Belma Balci
Yorumlar  Yorum Sayısı : 5
Okunma  Okunma : 1776
Tarih  Tarih : 02 Eylül 2011 20:29

11 Punto 13 Punto 15 Punto 17 Punto




Silivriliyiz.COM'u Facebook'tan da takip edenler...


Ada vapuru çiglik çigliga bagriyor, tok bir sesle, davudi dediklerinden... bu ses benim çocuklugumun sesi, anilarimda kalan... Kalin halat çözülüyor, koca vapur zincirlerinden kurtulmus kizgin bir boga gibi bögürtülerle yavas yavas ayriliyor iskeleden... bogazin sulari telaslaniyorlar, birbirlerine giriyorlar, kavgalari köpük oluyor etrafimizda... Vapur bir kez daha haykirarak Istanbul’u selamliyor...

Istanbul hizla uzaklasiyor, martilar bizi yolcu ediyorlar... onlarcasi uçuyor etrafimizda... Marti ne kadar yakisiyor bu sehre... bir tanesi öyle yakinimdan geçiyor ki, elimi uzatsam oksayacagim bembeyaz basini sanki...

Sehir uzaklasiyor hiç durmadan, ayni ruhumdaki gibi... Bu sehir bana eskisi kadar yakin degil artik, beni korkutuyor, kucaklamiyor eskisi gibi... Geri dönsem beni içine alir mi tekrar? Dogdugum ev beni tanir mi?  Geri dönsem eskisi gibi kucagini açar mi bana bu sokaklar?

Sokaklar bana eskisi gibi tanidik degil nicedir, martilarin çigligi, vapurun düdügü eskisi gibi benim adimi anmiyorlar... Sadece bos kaldirimlarin eski hikayelerinde varim ben, yeni hikayelerde yerim yok... geri dönsem diyorum ama korkuyorum unutulduguma sahit olmaktan... yitik gençligimin güzel sehri, canim Istanbul...

Bembeyaz bir marti yaklasiyor, kanadina tutunup yükseliyorum... Kinaliada, Burgaz, Heybeli, Büyükada... Öyle yükseliyoruz ki, tüm adalar altimizda çakil tasi misali minicik kaliyorlar... Kendimi birakiyorum asagiya, hop Kinali, hop Burgaz... Adadan adaya zipliyorum, hoplaya ziplaya, seke seke dolaniyorum bogazda, Marmara’da...  Asagida Esin ile Basak sohbet ediyorlar, Basak’in sevimli gülüsüne Esin’in isiltili bakislari eslik ediyor, onlara el salliyorum neseyle...

Istanbul, herseyin oldugu sehir... dünyadaki hersey burada toplanmis sanki... Saksafon sesine ney karisiyor, davullar vuruyor ayni ritmle, ziller, bendirler... kaos da burada, dinginlik de... Bir yanda Vivaldi’nin kemani, diger yanda Mevlana’nin rebabi... sicak rüzgar serinletiyor burada... kilise ilahileri, cami ezanlarina karisiyor... savas naralari annelerin ninnilerine... Istanbul burasi, dünyanin merkezi...

Ayasofya’nin tüm kapilarinda ‘Ya Fettah’ yazisi yazarmis, bir yerde okumustum... Anlami, açip girmekmis... ben de simdi bir ada vapurunda Istanbul’un 5000 senelik kapisini açip içeri giriyorum usulca... Bâb-i Saadet bütün heybetiyle önümde...

Romali ve Osmanli askerlerinin kanla yikanmis ölü bedenleriyle karsilasiyorum önce... uçan kellelerin korkudan açik kalmis gözleri, bizans savasçilari, Ceneviz denizcilerinin sarkilari, Galata tüccarlarinin mangir dolu kadife keseleri, zirhlilarin sangirtilari... Fatih’in Haliç’ten geçen koca koca gemileri...
 
Apartmanlardaki küf, kavrulmus sogan, kireç, beton, tas, rutubet karisimi garip ama benim çok sevdigim o koku geliyor burnuma... Visne likörlü minik yuvarlak çukulatalar ve annemin yesil nane likörü, ince ve narin sisesiyle gözümün önüne geliyor... Hala annemin misafir odasini süsleyen kristal sigaralik, cam kapli oymali sehpa, agir kadife koltuklar, kapagini açinca balerini dönen müzikli sigara kutusu... Eflatun erguvanlar ve narin beyaz hanimellerinin baygin kokulari, adalardaki fayton sesleri...

Arka mahallelerin, dar ve yemek kokulu sokaklarinda oynayan çocuklarini; ocaktaki yemegini birakip birbirlerine sabah kahvesine giden ev kadinlarini düsünüyorum... Huruflari rumca olup meramlarini türkçe eyleyen baska kadinlar sicacik gülümsüyorlar düsüncelerimin arasinda... Onlari sultanlar takip ediyor... Sultanlarin hamam sefalari, isiltili kadife kaftanlar, hirslar, kavgalar, rekabetler, ölümler, idamlar, yalanlar, dolanlar... iste Istanbul...

Sadece harem agalarinin girdikleri harem odalari, tepsi tepsi etli bulgur pilavlari, bugusu tüten tas tas çorbalar, bol serbetli baklavalar... Entrikalar, gözyaslari, sevdalar, ipek örtüler, kadife etekler, sirma saçlar, kemik taraklar... Kizgin at kisnemeleri, kiliç kalkan sesleri, savas naralari, terli ve kanli yüzler, kirli yürekler... önümden bir bir geçmekteler...

Sokakta simit satan, eli yüzü kirli küçük çocuk el salliyor mahçup...  Camii önlerini mesken edinmis, uçusan güvercinler için tas tas yem satan yoksul kadinlar hüzünle bakiyorlar benden yana... Haydarpasa Garindan Anadolu istikametine kalkan trenin aci çigligini duyuyorum... En modern alisveris merkezlerinde dolanan alimli genç kizlar, havali delikanlilar; marka bagimlisi kolej çocuklari, kapkara gözleriyle çekingen yaklasan mendilci küçük kizlar...

Ahsap konaklar, cumbali evler, kafes pencereler... dis boyasi tirtikli koca pencereli, genis balkonlu bizim çocuklugumuzun ilk beton apartmanlari... Karanlik kenar mahalleler, bu mahallelerin eli belinde bilmis kadinlari, burnunda sümügü kurumus zeki bakisli çocuklari, karilarini döven babalari, anasinin muhallebi kuzulari, balik yaginin kekremsi aci tadi ve ardindan agiza sokusturulan bir dilim portakal...

Perçemli dilberler, fesli beyefendiler, yasmakli kadinlar, pala biyikli osmanli leventleri, kara gözlü civanlar, daglari deldiren sevdalar, elleri tespihli kabadayilar, yumurta topuklu biçkin delikanlilar, cübbeli hocalar, kasketli köylüler, papyonlu salon adamlari, kokos sosyete kadinlari...

Üsküdar’a giderken yagan yagmurlar, Heybeli’deki mehtapli geceler, Küçüksu’daki kaçamak bakismalar... bakira vuran çekiç sesleri, yogurt satanlarin gür haykirisi, bozacinin dost sesi... Sanatkarlar, zanaatkarlar, dervisler, ulemalar... Rebab, ney, ud, kanun ve bendir sesleri... hüzünlü ayrilik sarkilari, semailer, cümbüsler...

Arnavut kaldirimlari, parke tasli sokaklar, pencerelerdeki demir korkuluklar, isli apartmanlar, kenarlari sari damali dolmuslar, havadaki is kokusu, sis çökmüs sabahlar, soba borulari, kara kislar, elektrik kesintileri, mum yakilan gizemli Istanbul geceleri, akmayan musluklar, mermerden banyolar, ramazan pideleri, komsudan gelen lokmalar, haftada bir yanan termosifon, bakkal kokusu, hep birlikte oturulan zengin aksam sofralari, maksim gazinosunda eglenceler, yazlik sinemalar, yolda kalan elektrikli treleybüsler, Dogan Kardes mecmualari, Saatli Maarif Takvimi, Girgir’in Muhlis bey’i, avanak Avni’si... Anneannemin Sedef kakmali Konsolu, kanaviçe isli bembeyaz yatak örtüleri, annemin igne oyali sehpa örtüleri... kolalanmis  beyaz okul yakalari...

Kanli gözleriyle deccallar,  binbir gece masallari, çocuklarin korkulu rüyasi tepegözler, bir dudagi yerde bir dudagi gökte devler, vezirlerin kafasini bir vurusta koparan cellatlar,  iskenceci polisler... gencecik ölen fidanlar, yüreklerinde gizli sevdalari olan delikanlilar, gelecek güzel günlerin heyecani yüzlerine ve yüreklerine vurmus, devrime inanmis üniversiteliler... elleri nasirli yoksul isçiler... 

Kilos etekler, permali saçlar, baklava motifli kazaklar, kuyruklu arabalar, atlilar, feraceli güzel kadinlar, hamamda kiz begenmeler, Göksu’da sandal sefalari, Beyoglu’nda göz süzmeler, vapur saticilari... ceketi omuzunda kabadayilarin, gecelerin gizemli gücüne korku salan nagralari.. Adalar’dan Moda’lara gelen yarlar...

Saygi, sevgi, sadakat, sabir isteyen yarim asri çoktan geçmis evlilikler...büyükanneli, büyükbabali, dedeli, nineli, torunlu torbali, gelinli, damatli kocaman sofralar... bayram sabahlari yastik altina saklanan yeni elbiseler... sokakta ip atlamalar, üç tas oyunlari...uzun ve soguk kis gecelerinde yapilan komsu ziyaretleri... annemin mutfakta sarki söyleyen içli sesi:”Talihin elinde oyuncak oldum, kader böyleymis buymus alin yazim.... “

Suh kahkahalar, su gibi akitilan sampanyalar... hacivatli karagözlü direklerarasi bayramlari, kaçamak bakislar, söylenmeyen gizli sevdalar, kimin eli kimin cebinde belli olmayan baska haller... Tevekkül, tahammül, tefekkür... telas, hiç birseye yetisememe, sizlanma, hiz ve tabii ki teknoloji... Hepsi istanbul’a ait hayatlar...

„Gül gibi hurrem u handân ola rûy-i bahtun
Sâgar-i aysun ola lale-sifat cevherdâr“ 

derken, Sultanü's-suara Baki, asirlar sonra ayni sehirde, sairlerin baska sultani Nazim söyle buyurmus:

„Sende, ben, imkansizligi seviyorum,
Fakat asla ümitsizligi degil... „

Istanbul’a ve bana ait ne varsa bir bir geçiyor gözümün önünden... zamanlar ve mekanlar birbirinin içine giriyor... Bu sehrin kisiligi vardi bir zamanlar... Ya simdi?  Geri dönsem ne o beni taniyacak, ne de ben onu artik... Degistik ikimiz de...

Hele Istanbul öyle bir degisti ki, ben simdiden taniyamiyorum onu... tasini topragini taniyamiyorum, insanini taniyamiyorum... Bir zamanlar tasi topragi altin olan canim sehrimin her yeri beton olmus artik... Insanlar yapmacik, dizi filmlerden ögrenilmis cümlelerle konusuyorlar, hareketler uyumsuz, bakislar anlamsiz... Koskoca, binlerce yilin yasli ve bilge Istanbul’u, ruhunu kaybetmis ve koca bir taklit olmus duruyor önümde, batinin kötü bir taklidi...

Bir türlü bitiremedigimiz, sonsuza kadar da içimize sindiremiyecegimiz “biçimsel modernlesme” ile bize ait olani siddetle red ettik kaç asirdir... kendimizden utandik, kisiligimizden vazgeçtik...   Çocuk safligimizi kaybettik, kendimizi terkedip baskasi olduk... Yaptigimiz hiç bir sey yakismiyor bize, her giydigimiz, söyledigimiz üzerimizde egreti duruyor... bize yakismayan bakislar, yapmacik kahkahalar ve koyu bir yalnizlik...

Birbirine benzeyen kisiliksiz yüksek beton apartmanlar, cicili bicili ruhsuz alis veris merkezleri.. karanlik, dar ve pis sokaklariyla varoslar, artik harabeye dönmüs mahalleler, sokak baslarinda dag gibi çöp yiginlari... araba, araba, kalabalik, kalabalik, kalabalik, insan, insanlar, her yerde insanlar, her yerde arabalar...  Yoksullugun en dibi, zenginligin en zirvesi... Hiç dinmeyen gürültü, güvensizlik, tehlike, karmasa, toz duman ve pislik...

Istanbul, yillar geçtikçe kendini yiyip bitiren koca sehir... kirli ve lekeli, yorgun, kalbi kirik, acimasiz, telasli... Bu sehre baktikça içimde koca bir hüzün olusuyor, Istanbul’u yavas yavas kaybetmenin hüznü bu... Hep burada yasasaydim hiç bir yere gitmeden, yasadigim sehrin tarihi benim de tarihim olsaydi; ayni kaderi ve ayni  kederi paylassaydim bu sehirle, bu hasreti ve bu hüznü hiç yasamasaydim, onunla birlikte degisip onunla ayni olsaydim...

Ama ben bu hüznü çok seviyorum... içimdeki hüzün, ruhumdaki hasret güzellestiriyor tekrar her seyi, askima karsilik veriyor Istanbul yeniden... ben yeniden bir Istanbul-perest oluyorum ve herseye ragmen seviyorum bu sehri, yine de çok seviyorum... Içinde sakladigi sirlari seviyorum, bu büyük karmasada kaybolmayi, buradaki karmakarisik ruh hallerini seviyorum... arafta olmayi seviyorum... herseye ragmen o yine de bambaska... 

Olani kabullenmekten baska çarem yok, ben artik Istanbul’un kaderine dair yazilar yazmak istemiyorum, ruhumu acitiyor duygularim... Sadece Istanbul degil; kötü insanlik hakkinda, yasanan tüm çirkinlikler, ölen çocuklar, bitmeyen savaslar, acimasiz katiller, silahlar hakkinda da yazmak istemiyorum... Yalanlari ve dolanlari, aldatan haberleri ve iki yüzlü politikacilari duymak istemiyorum artik...

Su yalan ve kisacik dünyada sadece ask mektuplari yazmak istiyorum, evet sadece ask mektuplari... Istanbul’a,  bogazin hüzünlü sularina, saçlarimin arasinda dolanan esintiye... çay ve simidin yarenligine, incir agacinin balli meyvalarina, seftali agacinin nefis kokulu serin gölgesine, martilara, uzun bir yaz sicaginda içilen buz gibi suya nagmeler düzmek istiyorum... Eflatun erguvanlarin güzelligine, rengarenk gökkusagina, denizin sahane kokusuna, yagmurdan sonraki toprak bugusuna askimi anlatmak istiyorum...

Sadece ask mektuplari yazmak istiyorum artik... yagmur olup topraga, bülbül olup güle, tomurcuk olup günese ask mektuplari yazmak... yildizlarin geceye askini anlatmak; ayin dünyaya, Mevlana’nin Sems’e, Yunus’un Tanriya, Nazim’in memlekete, Deniz’in devrime askini... su ile toprak, agaçla yaprak, yaprak ile çiçek gibi olmak... Aska adimi yazdiramadiysam bile ben onun üstüne adimi yazmak istiyorum artik...

 ** 1. Istanbul sehri
      2. Saadet kapisi
      3. Sultanin sarayi

      1 Eylül 2011


 



Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa | Word'e Aktar Word'e Aktar | Tavsiye Et Tavsiye Et | Yorum Yaz Yorum Yaz

Bu Habere toplam 5 yorum yazılmıştır.

Belma [ 07 Eylül 2011 17:02 ]

Dostlar, iyi ki varsiniz... Yazdiklariniz benim icin cok güclü ve acayip önemli bir motivasyon... verdiginiz bu itici gücle roman bile yazarim yakinda... sagolun, hep var olun...

ayse nart [ 04 Eylül 2011 00:24 ]

Istanbul ancak böyle anlatilirdi.. Enfes ... Kalemine saglik...

Samim Saner [ 03 Eylül 2011 21:28 ]

Sevgili Belma eline aklina saglik evliya celebi bile senin kadar latif bir sekilde ozetleyemezdi sehr-i istanbulu...

Yorumların tamamını okumak için tıklayın.


Diğer Haberlere Söyledikleriniz...

  • FLAŞ GELİŞME... IŞIKLAR'I ZOR GÜNLER Mİ BEKLİYOR? (2227  kişi okudu)
  • DİLEK DEMİRAL KADİR GECESİNİN KADRİNİ ANLATTI... (167  kişi okudu)
  • BU KADAR AHLAKSIZLIK VİCDANSIZLIK OLUR MU? (NECLA COŞKUN) (429  kişi okudu)
  •  

    SON DAKİKA HABERLERİ

    YAZARLARIMIZ

    HABERLER FACEBOOK'ta

    Silivri'deki haberleri Facebook profilinizden takip edin.

    Aşağıdaki BEĞEN butonuna tıklayın, Silivri'den habersiz kalmayın.

          

    HABERİNİZ OLSUN

    İSTATİSTİKLER

    49 kategori altında, toplam 10321 haber bulunmaktadır.

    Bu haberler toplam 11476577 defa okunmuş ve 14774 yorum yazılmıştır.

    13.04.2006'dan beri yayındayız...