Silivri Facebook
banner43

Yazasım geldi, paylaşasım geldi...

Yaşanmışlıkları, paylaşımları, kaybettiklerimi, bıraktıklarımı, uğruna vazgeçtiklerimi, iz bırakanları, leke gibi, yara izi gibi içimde, üstümde, ruhumda, yüreğimde ağırlığınca taşıdıklarımı…Keşke…Tılsımlı bir değnek!

Hayatta hiç bir yaptığımdan pişman değilim diye öten, karizmayı çizdirmemek uğruna, genele ayak uydurmak adına, yada ot gibi gelip ot gibi giden koca ağızlılar; hayat her zaman sürprizlerle dolu! Öyle yaşamadan, bilmeden, aynı derinlerde yüzmeyi beceremezken, o kadar derin bir yerin varlığından bile haberdar değilken boş yere ukalalık edip, bir yerlerinizi yırtmayın. Komik oluyor.

Her yaşananın ardından insan birşeyleri deneyimlediğini, birşeylerden ders aldığını, tekrar karşılaştığında doğru davranabileceğini, yada kulaktan dolma tecrübeler başına geldiğinde öyle yaparım, böyle yapmam zırvalamalarının işe yarayacağını sanır…

Adı üstünde HAYAT!

Koca bir bilinmezlik, bence uzay bilinmezliğinden daha büyük bir bilinmezlik, çünkü torunlarımız muhtemelen onunda olayını çözmüş olacak kadar ileri bir teknolojiye sahip olacaklar. Ama hayat, hayat öyle antrenmanla, çok okumakla, dinlemekle, parayla pulla, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın zihniyetindeki küçük adımlarla sıyrılabaileceğin, çözebileceğin, her daim başarı elde edebileceğin bir olgu yada bulmaca değil…

Bir elimizin beş parmağı nasıl bir değil, nasıl her birinin fonksiyonu, şekli, şemali farklı…İnsanoğlu’da öyle işte…Her bir birey birbirinden farklı yaratılmış. Huyu, suyu, tipi, kaşı, gözü, inancı, dini, dili, ırkı, vizyonu, beklentileri, kaderi, taksiratı…

Sen ne kadar doğru, ne kadar dürüst olursan ol, ne kadar sakınırsan sakın. Kaçınılmaz bir olay var. Aynı dünya üzerinde, belirli çerçeveler içinde yan yana yaşadığımıza göre, bazı etkileşimlerden kaçınmak imkansız değil mi? Yani bir gün arsızın biri gelip, kandırmaca ile elinizde avucunuzda ne varsa, bunu bir oyun sanıp alıp gidebillir. Sonra şaka yaptım der geri gelir. Hele paylaşmayı çok seviyorsak, hele yalnız olmayı tercih etmiyorsak, hele iyi niyetle herkesi kendimiz gibi görüp, bu doğrultuda hareket ediyorsak burnumuza kadar battık demektir.

Önce yaşanacak her şey gibi bazı paylaşımlar güzel geliyor, verdikçe vermek istiyor, paylaştıkça hayat güzelleşiyor, sevdikçe bir bebek büyütür yada bir çiçek yetiştirircesine daha çok besliyoruz. Bir zaman sonra hayat olgusu devreye girmeye başlıyor, kimi zaman kaçınılmaz, kimi zaman yerinde, kimi zaman çok haksızca, kimi zaman şartlar gereği bazı ufak çakıl taşları dolanmaya başlıyor ayağımıza…

Mücadele ediyoruz, devam etmeye çalışıyoruz, yılmıyoruz, hemen pes etmiyoruz. Ama bunu zararlı bir hırsa dönüştürmeden, inandığımız için, yüreğimizden öyle geçtiği için, biz yeşerttik diye…Ölsün, yok olsun, yazık olsun istemediğimiz için devam etmeye çalışıyoruz! Mücadele süreci çok üzücü ve yıpratıcı, hele boşa harcanıyor ve geçenler delip öyle geçiyorsa… Nerem delindi, burda ne bıraktım bile diyemeden eleğe dönüyorsunuz.

Bir an geliyor, kabulleniyor ve alışmaya çabalıyoruz. Evet ÇABALAMAK. O kadar kolay değil malesef. Birileri çıkıp söylemiş, şarkı türkü bile çığırmış. Alışmış, kudurmuştan beterdir, alışmak sevmekten daha zor geliyor demiş. Alışmak için çabalarken, insanoğlu umudu olmadan yaşar mı? Yaşamaz, e beklentiler havada asılı kalınca üzüntü modu devam ediyor. Bir de bakıyoruz, yaşam enerjisinin göz bebeklerimize vuran ışıltısı, dudaklarımızın arasında yayılan beyaz beyaz dalgası, artık kendi kontrolümüzde değil. Çabalarken ufak adımlar atıyoruz ya, yada attığımızı sanıyoruz. Birileri, yani bizim dışımızda, bu dünyada bizimle eş değer bambaşka birileri kontrolü eline almış, tanrı modunda, siz oyuncak olmuşsunuz, o ve onlar oynayıp duruyor.

Sahibinizin ne türe ait olduğu çok önemli. Şımarık ve hayırın anlamını bilmeyen, oyuncağının kıymetini asla bilemeyecek ve ne olursa olsun asla anlamayacak olandır, işiniz zor. Umutsuz vaka diye adlandırdığımız tür bu. Yaratıcılığı yoktur, paylaşmayı sevmez, enerjisini sadece kendine saklar, hep kahkaha dolu olanlardır onlar. Çok eğlenirler, çünkü kendi eğlencelerini kendileri yaratırlar. Bencildir, elde etmek için, fütursuzca çaba harcar ve girişimleri her zaman başarıyla sonuçlanır. Elde ettikten sonraysa birden bire değişirler. Özgürlük kasetleri çalmaya başlamıştır. O çok sevdiği oyuncağı haline getirene kadar gecelerce oynadığı, asla yanından ayırmadığı oyuncağının bir önemi kalmamıştır, sarıp sarmalayıp, ilerde tekrar canı belki isterse diye rafa kaldırmak ister. Birbirlerine ait olduklarının ispatı olan o kimyayı yaratana kadar olan tüm yaşanmışlar sona ermiştir. Özgürlük kasetlerinden notalar yükseliyordur.

Çünkü onlar şekerci dükkanındaki her şeyin tadına bakmak isteyen küçük çocuklardır. E peki, siz artık yoksunuz, zaman her şeyin tadına bakma zamanıdır. Başlar o telaş, kendini kaybeder, renk, tat, miktar ayırmaksızın ne bulursa ağzına tıkar. Önce şuursuz bir zevk dönemi gibi olur tahminimce. O kadar zevklidir ki, öncesinin bir önemi yoktur artık, o küçücük çocuk nerden hatırlasın şekerci dükkanının kapısından girmeden önceki hayatını.

Sonra, ya sonra…Bünyeye göre, sağlıksız kilolar, zehirlenme, bir daha şeker bile görmek istemeyecek kadar kötü bir mide yıkama anısı aynı genç yaşlarda tekila yüzünden ilk yaşanan sarhoşluk sonrası kokusuna bile bir daha tahammül edememek gibi. Bilemiyorum.

Ama siz üzülürsünüz, tam gülecekken, bu şekercideki şımarık bacaksız, bembeyaz dalgalarınızı, ışıltınızı çalıp kaçar, çocuk gibi saklambaç oynar sizinle, bir çıkar, bir kaybolur. En sevdiği arkadaşı, en değerli oyuncağısınız ya, işiniz zor, öyle kolay kaçamazsınız. Nede olsa bir nesneden ibaretsiniz. Hadi kalkın koşun becerebiliyorsanız, koşun en uzağına, yok olun olabiliyorsanız. Becerseniz de istediğiniz onunla kalıp, paylaşmaya devam etmek değil midir? Hayat paylaştıkça güzel değil midir?

Ben mi? Ben önce bir durum analizi yapıp, nereye yama lazım, neresi dolar, neresi boş dolgu gibi sızlar, neye alışmanız gerekir onu çözmeniz gerektiğini saptamanız taraftarıyım. Şekerle aram hiç bir zaman olmadı zaten. A bu hiç yemediğim ve hep unutulmaya yüz tutmuş bir oyuncak olduğum anlamına gelmez. Hayatta zamanına ve yerine göre her zaman her şeyin ölçüsünde tadına bakarım, bazı karışımlarım var hatta sevdiğim. Zeytinyağlı barbunya, şehriyeli pilav ve yoğurdu karıştırıp yemeyi veya votkayı elma suyuyla karıştırıp üzerine biraz limon suyu ekleyip bol buzla içmeyi çok severim. Başka karışımlarımda var ama paylaşmamalıyım, çok severim, kimsenin ruhu duymaz.

Analiz uzun sürebilir kendinize keyif yaratmalısınız. Mutlaka!

Şu an mı? Ben hayatta hiç bir şeyden pişman değilim diyemiyorum. Keşkelerim var benim. Baş edemediğimden değil, yanlış yaptığımdan değil, dolaylı etkileşimler yüzünden. Ben ne kadar mücadele etsem de sıra arkadaşım, beni hep yüz üstü bıraktığı için…

Ama şimdi, şimdi ŞARAP vakti sanırım.
Şu an zevk ve miskinlik anı…
Bir kadeh buz gibi kırmızı şarap..
Sigaram,
Kedim…
Ve müzik…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.