Silivri Facebook
banner88

Bir Kitap, Bir Mektup, Bir Gece...

Her şafak, elinde fenerle gelen bir hırsız gibidir, ömürleri çalıp götürür. (İskenden Pala, Şah ve Sultan)

Gecenin bir yarısı… karanlık ve sessiz ve gizemli… Hava sıcak, baharı görmeden Viyana’ya yaz geldi adeta… Pencereyi sonuna kadar açıyorum, yeni yağmış yağmur sonrası yerden yükselen toprak kokusunu defalarca içime çekiyorum… Gökyüzünde tek tük yıldızlar bana göz kırpıyorlar, ay görünmüyor, o bile uykuya yatmış… Bu sonsuz karanlığa doğmuş gibiyim… Herşey tekdüzeliğin dinginliginde, ruhlarımız dibi olmayan kuyu misali derin bir sıradanlıkla kuşatılmış… Sanki bütün dünya uyuyor, bir ben uyanığım…

İçimde bir hüzün var yine, karanlık ve hüzün ruhumu sarıp sarmaladı alabildiğine… ben bu hüznü seviyorum galiba… Geceleri de bu yüzden daha çok seviyorum, gurbette olmayı da… Okuyup bitirdiğim son kitaptan bir satır geliyor aklıma: „İnsanlar hür iken esarete düştüklerinde, vatanda iken gurbete çıktıklarında ruhları inceliyor, narinleşiyor, dönüşüm geçiriyor.”  Doğduğun topraklardan, tanıdık seslerden ve kokulardan, bildik hikayelerden uzak olmanın tek güzelliği bu olsa gerek, ruhlarımızın incelmesi, yoksa ben bunları nasıl yazabilirdim ki! Bütün şairler en güzel şiirlerini en zor anlarda yazmamışlar mı zaten... Nazım Hikmet, o kadar aşık olmasaydı, o kadar vatan hasreti çekmeseydi, o kadar hapislerde yatmasaydı o güzelim şiirlerini yazabilir miydi acaba aynı güzellikte?  Yemeklere lezzet veren acı, hayata da vermekte galiba...

Ben geceleri seviyorum, çünkü en çok geceleri özgürüm… Hüzünlenebilirim sınırsızca, kimse görmeden ağlayabilirim… Hiç bir şey yapmak zorunda değilim bu saatlerde, dünyanın düzeni gündüz işliyor, geceler bana kalıyor, şimdi en sevdiğim işleri yapabilirim ve ben de öyle yapıyorum,  mesela kitap okuyorum… Elimde en son okudugum kitaplardan biri, son sayfayı okudum biraz önce, şimdi düşünme zamanı… İskender Pala’nın „Şah ve Sultan“ isimli kitabı bu… 500 sene önceki Sultan Selim ile Şah İsmail’in savaşını anlatıyor… 500 sene önceki bir aşkı anlatıyor… 500 sene önce sevginin anlamını arayanları anlatıyor…

İnsanlığın tarihi, savaşların tarihi… İnsanın sahiplenme duygusu değil mi bu savaşların sebebi? Bu dünya hepimize yetmez mi?  Yine kitaptan iki satır geliyor aklıma: “Ey yolcu, sevgiye yürü, ta ki hakikate varasın.  Dünya kavgası gönülden sürülüp çıkarılınca orada hakikat kendini gösterir. Hayatta maksat da zaten gönülleri böyle aydınlatmak değil midir?”

Biraz önce bir mektup yazdım, çocuk ruhuma çok ağır gelmiş gerceklerimi anlattım ilk defa birisine, aynada kendime baktım bir kez daha... asıl gerçeği şimdi gördüm galiba... Küçücüktüm, önce yazmayı öğrendim, şimdi yazı bana kendimi öğretmekte...

Gerçeklerden kaçtım, gittim... Küçük yaşta dünyada tek başıma kalmayı öğrendim, büyüdükçe insanlar sardı çevremi, yalnızlıktan kurtuldum derken, şimdi biliyorum ki, yalnızlığım can yoldaşım... İnsanları iyiler ve kötüler diye ikiye ayırırdım küçükken, şimdi biliyorum ki, her insanın icinde hem iyilik var, hem de kötülük... hangisinin dışarı çıkacağı yine o insanın vicdanına kalmış bir şey... “Allah karşınıza vicdanlı insanlar çıkarsın” derdi babaannem... Ne kadar haklıymış...

Bu gece yazdığım mektupla çocukluğuma döndüm... Bu dünyaya gelme nedenimizin, ruhumuzun öğrenmesi gerekenler olduğuna inanıyorum ben... Hem yazıyorum sayfalarca hem düşünüyorum... Gençken  zamanla yarışırdım, koşuşturup dururdum bir o tarafa bir bu tarafa... şimdi biliyorum ki; zamanla yarışmak  olmamalı asıl meselem, onunla barışmalıyım, bırakmalıyım kendimi zamanın sonsuz akışına, dinginliğine...  Ve öyle bir an geldi ki, ölümü ögrendim... yaşam ve ölüm, biri verken diğeri yok... Doğduğumuz an başlıyor ölüm yolculuğu... yaşamayı öğrenmeden ölümü öğrenmek mümkün mü bu yüzden?  Ölüm hepimizin başında ama ya yaşamak! Yaşamak ölmek kadar kolay mı? Bir yerde okumuştum; hayatta yaşayamayanlar ölmekten korkarlarmış... Ölüm korkumu yenmenin bir çaresi yaşamak galiba, yaşamaktan korkmamak öncelikle... gerçek anlamada yaşamak ise, hatalar yaparak mümkün... hata yapmaktan korkmamak, hatalarımla yaşayabilme cesareti bana ölme cesaretini de verecek belki... Düşünüyorum da; tenimizin altında bir ruh var mı, yoksa ruhumuz aslında tenimizin çok mu üstünde? 

İçime bir ürperti giriyor, beynimin içindekiler mi buna sebep yoksa dışardaki hafif esinti mi, bilmiyorum... Yine aklıma okuduğum kitap geliyor... İnsan hep aynı, binlerce sene önce de aynıydı, şimdi de... Savaşıyorlar ve seviyorlar... Nefret ve sevgi... İkisi birbirine ne kadar zıt kavramlar... hayatın diyalektiği yine karşımda... Yine kitaptan:  “İnsanlar birbirlerine gülüyorlarsa aralarında nefret, birbirleriyle gülüyorlarsa aralarında sevgi vardır. “

Kitabımızın esas oğlanlarından Kamber soruyor kendi kendine: “Sevgi neredeydi? Kaybettiklerimde mi, bulacaklarımda mı?”   Savaşın tam ortasında, nefretin doruklara çıktığı o anda sevgiyi arıyordu Kamber... Bulduğunu düşünüyor bir ara: “Bütün ihtiyaçların temeli sevgidir. Her kim ki bir şeyi sever ve ona inanırsa, ona boyun eğmiş bir kul olur. Kulluk, sevginin yedi derecesinden biridir ki ilk adımda dostluk başlar.”  “Dış yerine içi, suret yerine ruhu sevmek lazımdır. Hayat ancak sevgiyle tatlıdır ve sevgilisiz dünyada hayat sürmek beyhudedir.”

Kamber sevmek mi sevilmek mi meselesini çözüyor kendi içinde, benim de aydınlanıyor düşüncelerim bu satırlarla: “Sevgi aşka dönüşürse o vakit hissediş başlar. Öyle ki güzelin gözü kendi cemaline kapalıdır; sevenin aşk aynası olmayınca kendi güzelliğinin mükemmelliğini temaşa edemez. İşte bu yüzden sevgili için her zaman bir seven gerekir ki sevgili kendi güzelliğini görebilsin, farkına varabilsin.” 

Nazım’ın dizeleri geliyor aklıma aynı zamanda: “Sen elmayı seviyorsun diye, elmanın da seni sevmesi şart mı?”  Ruhumdaki, beynimdeki muhteşem ikilem yine devrede...  Gençliğimde daha önemliydi bunlar... Ama şimdi, birine güvenmenin sevgiden önce geldiğini biliyorum artık...

Biz de bilirdik ki dostu kardaşı
Bulamadım bir kara gün yoldaşı
Dost geçinip yüze gülen kallaşı
Bahasıdır, satmak gerek bir pula... Hıtayi (Sah İsmail)

3 nisan 2011

 

 

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.