Silivri Facebook
banner88

Koyu Karanlıktan Aydınlığa...

BİZLER KOYU KARANLIKTA KORKUTULAN ZAVALLI ÇOCUKLARIZ
BİZİ İNANDIKLARIMIZLA BAŞBAŞA BIRAKIN
YORULDUK KORKMAKTAN VE SAVAŞMAKTAN
YORULDUK CENNETİ UMUT ETMEKTEN

Geçen hafta sevgili Ozan ile buluştuk, gittik bir yerde kahve içtik ve sohbet ettik… Ben ve Ozan… Yavuz Sultan Selim’in torunu ve Şah İsmail’in torunu… 500 sene önce yaşanmış bir düşmanlığı, kavgayı, 21. yüzyılda dost sıcaklığıyla sohbet konusu yaptık…  yani alevi-sünni meselesini...

Hala bir kısım insanların “mum söndü” gibi saçma sapan masallara inandığı, inandırıldığı bir memlekette; hala dini, ırki her türlü ayrımcılığın yapıldığı bu coğrafyada ve hala insanların okumadıklarI, sorgulamadıkları ve kendilerine dayatılan herşeye körü körüne inandıkları bu düzende; bazı seyleri konuşmak ve hele hele yazmak hiç kolay değil... ve ben bugün bu zoru yapmak istiyorum, biraz da olsa çizginin dışına çıkmak niyetindeyim... 

Okulda okutulan tarih derslerinde Çaldıran savaşını hepimiz öğrendik... Osmanlı Sultanı Selim ile Safevi devletinin Şahı İsmail arasında 1514’de gerçekleşti ve Osmanlıların galibiyetiyle son buldu... yani diğer bir deyişle; sünni Osmanlılar ile kızılbaş Safeviler arasında bir savas...  Iskender Pala, ‘Şah ve Sultan’ adlı kitabında olayın dini olmaktan çok siyasi olduğunu yazmakta... ve bu savasın Anadolu’da bir ayrılış hikayesini başlattığından söz açmakta...

Ve kitabında demekte ki; türk türk ile müslüman müslüman ile savaştı:  “Ötede İsmail’in çağrısına koşanlar ile Selim’in sancağına girenler aslında ayrı değillerdi. İnsanlar gitmekle kalmak arasında sıkışıp kalmışlardı. Gidenlerin diğerlerinden üstünlükleri, kalanların bir eksiklikleri yoktu. Aynı obadan, anı boydan aynı soydan gelmişlerdi, komşuydular, hemşeriydiler, kardeştiler ama ayrı düşüncelerle dağılmışlar, başka yerlere savrulmuşlardı.  Anadolu insanı Selim ile Şah İsmail arasında ikileme düşmüşlerdi. Biri durun, diğeri gidin diyordu.  Durmaktan bıkan veya yorulanlar gelin diyene, yürümekten yorulanlar durun çağrısına kulak vermeye teşne ettiler. Ne yazık ki Selim’in ardına düşüp giden anadolu evlatları İsmail’in ardına düşen kardeşleriyle aralarında büyük bir duvar örüldüğünün henüz farkında değillerdi.  Anadolu ortadan çatlamış, coğrafya yırtılmış, renkler ayrışıyordu.”

Din nedir? Din, bir çeşit toplumsal kurallar bütünüdür ve içinde hukuk, ahlak, ekonomik, politik, sosyolojik vs gibi tüm toplumsal ihtiyaçları barındırır...Kadim zamanlarda toplumu idare edecek anayasalar, hukuksal kurallar olmadığı için hem toplumu kolay idare etmek hem de insanın içinde var olan kötülüğün kolayca ortaya çıkmasını engellemek amacıyla ve ek olarak insanların bilinmez doğa olaylarına bir cevap arayışı sonucu dinler ortaya çıkmıştır... İlk önce söz vardı, der tüm kitaplar... Önce sadece doğa vardı insanoğlu için, bu topraklarda da Şamanlık ve Zerdüştlük vardı...

Şamanlık ve Zerdüştlük birbirine yakın iki pagan inancıdır...  yani bu inanışlarda doğa vardır, kadın çok önemlidir, çünkü doğa gibi doğurur, üretir, kadın doğurduğu için yaratandır adeta... her iki inançta da kadın ve erkek  birbirlerine eşittirler... Her ikisinde de iyi düşünce, iyi kelam, iyi iş olarak özetlenebilecek temel inanışlar hüküm sürer.... her ikisinde de ateş önemlidir mesela... Birbirlerine çok yakın olan bu iki inanç birlikte yaşamışlardır uzun yıllar... Ama 600’lü yıllardan sonra hakim olan müslümanlık ile bu birlik bozulmaya başlamıştır...

Şamanlık, Zerdüştlük, Budizm, Hinduizm,  gibi, doğu kültürüne ait olan inanışlarda hükmeden, korkulan bir allah yoktur... Dünyada bu inançların yayılması uğruna savaşlar olmamıştır... Bunlarda zorlama da yoktur; dünyevi değildirler tam anlamıyla ve tüm yaşananları mistizm yoluyla açıklar...

Yahudi kültürünün bir buluşu olan, batının tek tanrılı dinleri ise insanların umut ve korkularını sömürmeye dayanırlar... Cennet ve cehennem masalları ile korku yaratırlar ve bu dinlerin üst düzey mensupları toplumu istedikleri gibi yönetirler... Ve bunlarda inanç özgürlüğü fiilen yoktur... Bu dinlerin misyonerleri vardır, ille de kendi inandıkları masallara başkalarının da inanmalarını isterler... Kendi inancını, kendi doğrularını, kendi düşüncelerini kabul ettirmek uğruna başkalarını öldürürler hatta, bu uğurda dünyada nice savaşlar çıkmıştır... Bu din savaşlarının nedenini naif bir insanın anlaması zordur, bu insan pekala şöyle sorabilir: ‘Benim inandığım şey seni neden ilgilendiriyor?  Neden senin düşünceni kabul etmek zorundayım? Senden farklı düşünmem veya inanmamın sana ne zararı var? Benim suçlarımın günahı sana mı yazılıyor?  Bu savaşların nedeni çok basittir: Hırs, sahip olma ve yönetme, güç...

Batı dünyasında din savaşları yüzünden milyonlarca insan ölmüştür... Örneğin 12 yüzyılda Papa’nın desteğiyle doğuyu istila eden haçlılar... Ya da 16. yüzyılda Fransa’daki Katolikler ve Protestanlar arasındaki savaş... Ya da 17. yüzyılda Almanya’daki 30 yıl savaşları... 19. yüzyılda Çin’de gerçekleşen ve Hristiyanlık öğretisini baz alarak tanrının oğlu ve İsa’nın kardeşi olduğunu öne süren Hong yandaşlarının yaptığı Taiping ayaklanması... Ve de adına cihad denilen islamı yayma savaşları...

Anadolu’dan başlayarak, Ortadoğu, Kafkaslar ve Kuzey Afrika’da müslümanlaştırma cihadlarla başlamış ve bu süreç baskı yoluyla devam etmiştir...  Buralarda yaşayan halkların islam dinini kabul etmesi çok uzun ve sancılı bir süreçtir... Bu konuda merak edip okumak isteyen dostlara bir kitap tavsiye ediyorum... Sevgili dostum Erdoğan Aydın’ın kitabı ‘Nasıl Müslüman Olduk’

Bu zorla müslümanlaştırma prosesi yine de bu tam anlamıyla gerçekleşemedi, halkın bir kısmı kendi zerdüşt ve şaman  geleneklerini koruyarak yeni gelen din ile bir karışım yarattılar denilebilinir... Bunların sonucunda İran’da Şiilik, Anadolu’da ise Alevilik, Bektaşilik gibi farklı mezhepler doğmuştur...

Çaldıran ovasında da iki inanç bahane edilerek iki güç savaştı, hırslarına yenik düşmüş iki insan savaştı… Bu savaş da diğerleri gibi sahip olma,  hükmetme savasıydı… Selim de,  İsmail de karsılıklı kıyım yaptılar… Her ikisi de aslında aynı topraklarda hüküm sürmek istiyorlardı… Dünya kurulalı beri; insanlar yerleşik düzene geçeli beri; insan, hırslarının kölesi olduğundan beri bu savaşlar hiç bitmedi, bitmeyecek... Ölenlerin birbirlerinden hiç farkları yok aslında, hepsi insan, sadece insan... Koskoca sonsuz evrende, toz taneciği kadar küçük, dünya denen gezegende yaşayan insan denen küçücük yaratıklar... Şu ölümlü dünyada neyi paylaşamıyorlar, anlamak zor...  Kitaptan bazı alıntılarla yazımı bitirmek istiyorum:

„İsmail sünnilere kıyım yapınca Fuzuli, Şah adına ‘Beng ü Bade’ adlı bir kitap yazarak ondan Bağdatlılar için merhamet istedi ve bilhassa Sünniliğin türbeleri ve mekanları olan İmam Azam, Abdulkadir Geylani, Hallc-ı Mansur, Cüneyd-i Bağdadi gibi mekanlara  zarar verilmemesini diledi.”

“Yarın burada bir bedenin, bir bünyenin kendisiyle savaş çıkacak. Sağ kol ile sol kolun, bir ayak ile ötekinin birbirine acımasızca saldırdığı görülecek. Şah olmuş yahut Sultan; sıfatların ne önemi var. Önemli olan isimdir. Hasan mı Hüseyin mi? Selim mi, İsmail mi?”

“Birden kulağıma bir nağme çarptı. Bu, dağlardan esen rüzgarın, Osmanlı ordusundan alıp getirdiği hüzünlü bir bağlama sesiydi. Sanki bütün o uğultular, gecenin iç kemiren kötü ruhları, uzaklardan gelen çakal ulumaları, cırcır böceklerinin ve uzak kurbağaların kulak tırmalayan sesleri o anda donmuş ve karanlıkların içinden yalnızca bir ses, herkesin ruhuna aynı şekilde akseden ve her yanağa bir damla sıcak gözyaşını aynı gizlilikle düşüren bir tek ses, her şeye hakim olmuştu. (Çaldıran ovasındaki herkes o sesi duymuştu)”

Yetmişiki millet ve o kadar din buraya,
Benim milletim yalnız aşkla girer sıraya.
Nedir kâfir, müslüman; nedir o sevap, günah?
Amaç Sensin, bunları Sen de sokma araya!
......................

Kim görmüş o cenneti, cehennemi?
Kim gitmiş de getirmiş haberini?
Kimselerin bilmediği bir dünya
Özlenmeye, korkulmaya deger mi?

Dert içinde sevinci bul da yaşa;
Haksız düzende haklı ol da yaşa;
Sonu nasıl olsa yokluk dünyanın,
Varından, yoğundan kurtul da yaşa.

Bulut geldi; lalede bir renk bir renk
Şimdi kızıl şarap içmemiz gerek.
Şu seyrettiğin serin yeşillikler
Yarın senin toprağında bitecek.

Ömer Hayyam

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.