Silivri Facebook
banner43

Ben Bir Ceviz Ağacıyım
 
Hayatın farkında olmak ayrıcalıktır. Adlı yazısında farkındalık konusunu işliyordu.Yazı enfes bir sözümüz yok. Ben  metrodaki keman virtüözüne takıldım kaldım..
 
Belma kardeşimizin yazısına bir bakalım.
 
Yer Amerika, Sabah erken bir saat. Washington metrosunda bir kemancı, keman çalarak harçlık topluyor.İşe gidenler koşuşturmaca içersinde, kimsenin dikkatini çekmiyor. Üstelik Bach’ın 6 adet parçasını çaldığı halde, neden?
 
Yer kapitalizmin merkezi; İstersen oyalan, İstersen  geç karşısına kemancının resitalini dinle .
Beş dakika geç kaldığında iş yerinde başına gelecekleri düşün.
 
Kim bu Kemancı?
Joshua Bell
Dünyanın ünlü keman virtüözlerinden biri
 
Kemanı kaç para? 3,5 milyon $ 
salonda verdiği konser biletinin fiyatı 100 dolar.
Metroda 45 dakika çalıyor, 30 dolar topluyor dönüp bakan yok.
 
Yer Londra; Yine soğuk bir kış günü, Londra’nın sokaklarından birinde, Keman Çalıp harçlık toplamaya çalışan bir dilenci. Bütün camlar, kepenkler kapalı. Hava o kadar soğuk ki kimsenin dışarı çıkmaya niyeti yok. Dilenci zor yürüyor hasta! Kemanınla bir şeyler çalmaya çalışıyor. Yanına Kalın paltolu fötr şapkalı bir adam yaklaşıyor ve kemanını istiyor.
 
-Sizinle Sokağın başına kadar yavaş, yavaş yürüyelim bakalım.Diyor.
 
Paltolu adam, dilencinin kemanını çalmaya başlıyor ve sokağın öbür ucuna doğru yavaş,yavaş yürüyorlar.  Bir pencere açılıyor 1 sterlin atılıyor, derken; biri, biri daha! Adam kemanı çaldıkça  sokağa para yağıyor. Öbür uca vardıklarında Dilencinin gözleri fal taşı gibi açılmış bir şekilde paltolu adama dönüyor..
 
-Bayım, bayım burada tam tamına 1200 sterlin var.İkimize de  yeter!
 
Uzun paltolu adam;

-Hepsi senin onların, koy cebine. Diyerek kemanı dilenciye verip oradan uzaklaşırken dilenci arkasından seslenir;
-Bayım adınızı söylemediniz.Lütfen adınızı bağışlar mısınız efendim!
Uzun paltolu adam döner, dilenciye bakar ve gülümser..

-Adım Paganini diyerek uzaklaşır.

Yer İstanbul, Bakırköy Metro istasyonu. Yine soğuk bir kış günü. Yere serilmiş gazetenin üstünde kağıt mendilleri satmaya çalışıyor. Bir yandan da keman çalıyor. Keman oldukça eski, 100.- TL ver, elinde kalsın. Eserde öyle; Muhlis Sabahattin beyin Nihavent eseri.                                          Hatırla ey peri..                                                                                                                                       Metrodan inen önce kemancının  başına üşüşüyor, dakikalarca seyrediyorlar.Birileri gelip birileri gidiyor başındakiler eksilmiyor. Kemanın sesini duyan oraya doğru yöneliyor. Kemancının başında en az yirmi kişi var. Bekledim, uzunca bir süre bekledim ve insanların azaldığı bir anda  sordum. Saat 17.00 idi ve sabah 08,30 dan itibaren buradaymış “Baba, ne kazandın söyleyebilir misin? Dediğimde; mendile sarılı paraları bana uzattı “Say bakalım ne kadar olmuş” dedi. Evet, paraları saydığımda dondum kaldım. Sadece 9,5 lirası vardı.
Orada  kemancıyı seyreden insanları düşündüm! Dakikalarca seyrettiler. İşe geç kalma hak getire;  peki, para veriyorlar mıydı ? işte, hesap yukarıda.

Kemancı kim mi? Eski üstatlardan biriydi,  Kim bilir  kimlerin arkasında Keman çaldı  kaç bin tane eseri hafızasında taşıyordur.  O da; Hayatın ne kadarını fark etti acaba?

İşte; dostlar bu üç hikaye, Sevgili Belma’nın  cümlesinden çıktı? Ne diyordu arkadaşımız.
Hayatın farkında olmak ayrıcalıktır. 1. hikaye, kendisinin  kaleme aldığı hikayedir; hayatın ta kendisi. (Lütfen Köşesinde okumanızı tavsiye edeceğim.) 2. hikaye Farkında olmanın,farkına varmanın  hikayesidir. 3. Hikaye, ayrıcalığın hikayesidir. Metroda herkes onu fark ediyor ve durup dakikalarca onu dinliyorlardı.Yalnız küçük bir ayrıcalık vardı. Ne kemanı? Ne kemancıyı? Ne eseri? Ne de Metronun dışındaki hayatı sorguluyorlardı. Sadece bakıyorlardı, yanındaki gibi , bir yanındaki ,öbür yanındaki gibi, onlar hep bakıyorlar!!!     Farkında olmadan, sorgulamadan  bakıyorlar.Ama burası Türkiye  işte; . Ayrıcalıklıdır benim memleketim.

HAFTANIN ŞİİRİ
İnsan;
Kendisinin, hayatın ve olayların gidişatının farkında olmalı.
Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmeli bazen...
 
Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını fark etmeli.
 
Anne karnına sığarken, dünyaya neden sığmadığını
Ve en sonunda bir metrekarelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını fark etmeli.
Şu çok görünen dünyanın, ahirete nasiple anne karnı gibi olduğunu fark etmeli.
Henüz bebekken "dünya benim!..." dercesine avuçlarının sımsıkı kapalı olduğunu,
Ölürken de aynı avuçların "her şeyi bırakıp gidiyorum işte!"dercesine apaçık kaldığını fark etmeli...
Ve kefenin cebinin olmadığını fark etmeli.
 
Baskın yeteneğini fark etmeli sonra,
Azrail’in her an sürpriz yapabileceğini,
Nasıl yaşarsa öyle öleceğini fark etmeli insan.
Ve ölmeden evvel ölebilmeli.
 
Hayvanların yolda, kaldırımda, çöplükte
Ama kendisinin güzel hazırlanmış mükellef bir sofrada yemek yediğini fark etmeli.
 
Eşref-i mahlûkat (yaratılmışların en güzeli) olduğunu fark etmeli ve ona göre yaşamalı                                                                                                                             Gülün hemen dibindeki dikeni, dikenin hemen yanı başındaki gülü fark edebilmeli.
 
Evinde 4 köpek 2 kedi beslediği halde çocuk sahibi olmaktan korkmanın mantıksızlığını fark etmeli.
 
"Seni çook seviyorum!" demenin mutluluk yolundaki müthiş gücünü fark etmeli.
 
Dolabında asılı 25 gömleğin sadece üçünü giydiğini,
Ama arka sokaktaki komşusunun  o beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu fark etmeli.
 
Zenginliğin ve bereketin; sofradayken, önünde biriken ekmek kırıntılarını yemekte gizlendiğini fark etmeli...
 
Annesinden doğarken tertemiz teslim aldığı gırtlağını
60–70 yıl sonra sigara yüzünden Azraile soba borusu gibi teslim etmenin
Emanete hıyanet sayılacağını fark etmeli.
 
FARKETMELİ...
Ömür dediğin 3 gündür.
Dün geldi geçti, yarın meçhuldür,
O halde ömür dediğin 1 gündür
O DA BUGÜNDÜR........
Can yücel

Bu arada, 03,06,1963 tarihi büyük usta Nazım HİKMET’in  ölümünün 46. yıl dönümünün tarihidir. Bakalım Hayatla ilintili olarak ustamız ne demiş;

                                                                 Vasiyet
Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,
ölürsem kurtuluştan önce yani,
alıp götürün
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni.
Hasan beyin vurdurduğu
            ırgat Osman yatsın bir yanımda
ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp
kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda.
Traktörlerle türküler geçsin alt başından mezarlığın,
seher aydınlığında taze insan, yanık benzin kokusu,
tarlalar orta malı, kanallarda su,
ne kuraklık, ne candarma korkusu.
Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz,
toprağın altında yatar upuzun,
            çürür kara dallar gibi ölüler,
toprağın altında sağır, kör, dilsiz.
Ama bu türküleri söylemişim ben
                     daha onlar düzülmeden,
duymuşum yanık benzin kokusunu
traktörlerin resmi bile çizilmeden.
Benim sessiz komşulara gelince,
şehit Ayşe'yle ırgat Osman
çektiler büyük hasreti sağlıklarında
belki de farkında bile olmadan.
Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
- öyle gibi de görünüyor -
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse,
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani...
                       27,Nisan.1953
ve benim en sevdiğim dörtlüğü, Ruhun şad olsun usta
                                             Çok yorgunum beni bekleme kaptan
                                             Seyir defterini başkası yazsın
                                             Çınarlı, kubbeli mavi bir liman
                                              Beni o limana çıkaramazsın


Bir tanem!
Son mektubunda:
'Başım sızlıyor yüreğim sersem! ' diyorsun.
'Seni asarlarsa seni kaybedersem;
diyorsun;
'yaşıyamam! '
Yaşarsın karıcığım,
kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda; yaşarsın kalbimin
kızıl saçlı bacısı
en fazla bir yıl sürer
yirminci asırlılarda
ölüm acısı.
Ölüm
bir ipte sallanan bir ölü.
Bu ölüme bir türlü
razı olmuyor gönlüm.
Fakat
emin ol ki sevgilim;
zavallı bir çingenenin
kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
geçirecekse eğer
ipi boğazıma,
mavi gözlerimde korkuyu görmek için
boşuna bakacaklar
Nazıma!

Ben,
alaca karanlığında son sabahımın
dostlarımı ve seni göreceğiz,
ve yalnız
yarı kalmış bir şarkının acısını
toprağa götüreceğim...

Karım benim!
İyi yürekli
altın renkli,
gözleri baldan tatlı arım benim:
ne diye yazdım sana
istendiğini idamımın,
daha dava ilk adımında
ve bir şalgam gibi koparmıyorlar
kellesini adamın.

Haydi, bunlara boş ver.
Bunlar uzak bir ihtimal.
Paran varsa eğer
bana fanila bir don al,
tuttu bacağımın siyatik ağrısı
Ve unutma ki
daima iyi şeyler düşünmeli
bir mahpusun karısı.

11–11–1933
Bursa
Hapishanesi
Nazım Hikmet

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.