Silivri Facebook
banner88

İki Güzel İnsan Bir Kötü Düzen...

Günler ne kadar hızla geçiyor, ne olduğunu anlamadan bir bakmışsın hafta sonu gelmiş, ay bitmiş, yıllar birbiri üstüne devrilmiş… Gün bize yetmiyor, saatler süratle birbirini takip ediyor… Hız çağında, zaman da hızlandı sanki… ama bilim başka şeyler söylüyor…

Biraz önce bir video izledim, Stephan Hawking’in „Zaman yolculuğu“ ... Zaman iki şekilde yavaşlıyor, ya sen çok hızlı hareket edeceksin (Einstein’ın izafiyet teorisi) ya da çok ağır bir kütlenin yanında olacaksın... Kütle zamanı eğip büker ve ağırlığı  oranında zamanı yavaşlatır... mesela Mısır’daki pramitlerin çevresinde zaman daha ağır geçer... Çöllerde zaman hızlı geçerken dağlarda daha yavaş geçebilir, demek mümkün bu durumda...

Tabii ki bu yavaşlama bizim farkedemeyeceğimiz kadar küçük, salisenin bile milyonda bir kadarı nerdeyse... Benim bahsettiğim hızlanma ise doğrudan bizim beş duyumuzla var olan algılamalarımızla ilgili… Zaman göreceli bir şey ve sadece bizim o andaki ruhsal ve de fiziksel durumumuzla ilintili… bir bakarsın bir saat insana çok kısa gelirken, öte yandan bir dakika geçmek bilmez bazen...

Yine böyle hızlı geçen günlerden biri bugün, çünkü hafta sonu... hafta sonları hiç bitmesin istiyorum, bu yüzden de zaman bana çok hızlı geliyor, tatillerde de aynı şey olur bana hep... Hava güneşli ve ılık, Viski ile günlük yürüyüşümüzü yaptık, yollarda direklere konmuş gazete torbalarından bir iki tane gazete kaptık geldik eve... Hem kahvaltı yapıyorum, hem gazetelere göz atıyorum... Bir şey dikkatimi çekiyor hemen... başlık şöyle: Woody sayı kombinasyonunun sırrını açığa çıkarıyor: A113

Ortada gizemli bir sayı var: A113… İlgimi cekiyor, merakla okumaya devam ediyorum… Bu gizemli sayı, Toy Story (oyuncak hikayesi) filminde bir arabanın plakası olarak gösteriliyor… A113, aslında bir oda numarasıymış…Kaliforniya Sanat Enstitüsünde John Lasseter, Brad Bird, Pete Docter ve Andrew Stanton gibi film yönetmenlerinin birlikte okuduğu sınıfın numarası…

İşte olay bu, diye geçiriyorum içimden… Dünyayı elinde tutan güçlerin oyunlarından biri… Medya, TV, Sinema, Sanat vs ile insanların bilinçaltlarına ulaşmak… Örneğin Amerikan filmlerinde, Amerikan bayrağının ne kadar süre ile kaç defa gösterilmesi gerektiğini tüm yönetmenler bilirlermiş… Veya bir dakikalık bir reklam içinde geçen sadece bir film karesini biz gözlerimizle göremeyiz ama bilinçaltımız bunu hemen algılar… Ve bize aşılanmak istenenler için ideal bir yoldur… Dünyayı ellerinde tutanlar buna benzer teknolojik, psikolojik oyunlarla bizleri kuklaları haline çevirirler ve bizim bundan haberimiz bile olmaz, sanki kendimiz düşünüp de hareket ediyoruz sanarız en saf halimizle…

Gazete okumaya devam ediyorum… Avusturya’da bakanlar değişiyormus, biri gidiyormuş, başkası geliyormuş… Farkeden bir şey yok aslında, bizim tepemizde olanlar hep aynı şarkıyı söylüyorlar, bizler ise bu şarkıları hep başka sanıyoruz, kendi kendimize herşeyi bildiğimizi düşünüp yorumlar yapıyoruz… Onlar ise bize bakıp, kapalı kapılar ardında halimize gülüyorlar… Gazeteyi hemen bırakıyorum elimden… Burada yazanların hiç biri beni ilgilendirmiyor artık, bundan sonra gazete okumamaya karar veriyorum… Açık olan TV’yi kapatıyorum, şunu da depoya mı kaldırsam acaba? 

Bizleri nasıl ayakta uyutuyorlar insafsızca!  „Sadece insan“ olduğumuzu unutturup; dilimize, rengimize, inancımıza, savunduklarımıza göre ayırıp, nasıl da birbirimize düşürüyorlar kolayca… Ellerindeki büyük iletişim ve teknolojik güçle algılamalarımızla oynuyorlar, isterlerse mutlu ediyorlar, isterlerse korkutuyorlar, isterlerse hasta ediyorlar,  isterlerse öldürüyorlar… Korku filmi izler gibiyim adeta…  Herşey küreselleşti, yeni ve tek dünya düzenine doğru hızla yaklaşmaktayız… Önce tez olarak kapitalizm geldi, sonra buna bir antitez yarattılar, adına da Sosyalizm dediler… ve şimdi hepsi tek yolda birleşiyor: Yeni ve tek dünya düzeni… Küreselleşmenin doruk noktası… Günümüzde sol ve sağ kalmadı artık, solcular sağcı, sağcılar solcu oldu, bu kavramların içleri iyice boşaltıldı… Herkes tek yola girdi adeta, 100 yıl sonra, var olan tüm kültürler, dinler, diller bu potada eriyip gidecek belki de, bütün dünyanın halkları tek bir noktadan yönetilecek… Aynı Matrix filmi gibi bir gelecek, bu filmler boşuna yapılmıyor, bizleri şimdiden alıştırıyorlar gelecekteki dünyaya…

Bu yolda en büyük görevi ise; en tepedeki derinlerin, iplerini ellerinde tuttukları politikacılar yapmaktalar… Politikacılar; onların görünen yüzleri, yalanlarını söyleyen ağızları, yüzümüze gülerek bizleri aldatan en aşağılık, iki yüzlü kuklaları… Bu yüzden de politika ve politikacılar, tüm yöneticiler midemi bulandırmakta… Politika;  vicdanı olan, kafası aydınlık, yüreği temiz insanların işi değil asla… Bu insanları politikadan uzak tutmak lazım, yoksa lağım çukuruna düşen biri gibi pislik onlara da bulaşır ve aydınlık kafaları kararır, yüreklerine nefret düşer…

Sözlerimi iki güzel insanı anarak bitirmek istiyorum… Grup Yorum’un efsane sesi ve çok değerli dostum Hilmi Yarayıcı ve yakın akrabam, babamın kuzeni,  Galatasaray’ın ve eski milli takımın ünlü sağ açığı „çizgi Metin“, Türkiye’de ilk defa „Spor Emekçileri Sendikası“ nı kuran ve zamanında, futbolcu arkadaşlarını greve götürdüğü gerekçesiyle solcu denilerek futboldan uzaklaştırılan gönül adamı Metin Kurt…

Hilmi Yarayıcı CHP’den, Hatay miletvekili olarak adaylığını koymuş, fakat bir süre önce istifa etmişti… Onun adaylığını ilk duyduğumda üzülmüştüm, politika gibi bir cadı kazanına Hilmi gibi hala tertemiz kalmış bir insanın girmesinin, onun yok olması anlamına geldiğini düşünmüstüm… Onun istifa haberine sevindim, iyi insanlık bir neferini kaybetmedi…

Metin abim ise TKP’den adaylığını koydu… Geçen gün onu aradım, telefonda konuştuk… ses tonlarından, insanların telefonda gülümseyerek konuştuğunu anlamak mümkündür … O da öyle, gözlerini hafif kısarak, sevecenlikle gülümsüyor benimle konuşurken… Yıllarca görüşmememize rağmen, sanki en son dün konuşmuşuz gibi sohbet ediyoruz… „Metin abi, seninle ropörtaj yapmak istiyorum, sorularımı göndereceğim“ diyorum…“Tamam“ diyor…

Sorularımı hazırladım ama göndermeyeceğim, vazgeçtim… Metin Kurt’u herkes biliyor zaten, tanıyan tanıyor, içini dışını biliyor…  yüreğinin ışığı, kafasının aydınlığı etrafa yayılıyor, görenin kalbine giriyor… Açıkca söylemem gerekirse; ben onun da kirli politika kazanına düşmesini istemiyorum… Ama bir yandan da; böyle güzel insanların politik alanda çoğalmaları insanlık için iyi bir geleceğin umudu olabilir mi diye de safça düsünmekten kendimi alamıyorum, herşeye rağmen bu naif yanım bir türlü beni bırakmıyor…

Metin Kurt ve Hilmi Yarayıcı gibi; yürekli, vicdanı temiz, bilgili, aydınlık, dürüst gerçek insanlara bizim o kadar çok ihtiyacımız var ki! Hangi yolu seçerseniz seçin, yollarınız hep açık olsun sevgili Metin abi, sevgili Hilmi… Bizler her daim sizlerleyiz, sizi sonuna kadar destekliyoruz…

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol